Site İçi Arama


SİSTEMSİZLİK VE İSTANBUL HEGOMANYASI

2249 Okunma


Ülke Futbolundaki Sistemsizlik Ve İstikrarsızlığa Tezat İstanbul Hegemonyası

Ülke futbolunun sahne arkası ve geçmişiyle biraz haşır neşir olunca, önce bakış açınız değişiyor sonrasında da sahnelenenlerle ilgili oldukça farklı şeyler görmeye başlıyorsunuz.

Hele bir de diğer ülkelerde sergilenen futbolun sahne arkalarını okumaya/öğrenmeye başlarsanız! İşte o zaman tüm algılarınız değişiyor. Ve sorgulamaya başlıyorsunuz!

Türkiye’de futbolun geçmişi 100 yılı devireli uzun zaman oldu. Ama benim asıl ilgimi çeken profesyonel futbol ligi 55 yaşında. 1959′da emekleyerek sahneye çıkan profesyonellik, çok kısa sürede yürümeye ardından da temposunu her geçen gün arttırarak koşmaya başladı. Bu süre zarfında, devletin kıyak vergi afları, futbolu yönetenlerin “kontrolsüzlüğü” ve görmezden gelişleri, paralı başkan ve yöneticilerin taşıdıkları paralar, sponsor, yayın ve Avrupa Kupaları gelirleri ve taraftarların harcamalarıyla birlikte futbola aktarılan para miktarı da sürekli çoğalıyordu. Bu büyüme aynı zamanda Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın kasalarına aktarılan paraların da doğru orantılı olarak artması demekti. Çünkü bu takımlar ülke futbolunun iplerine her geçen gün biraz daha sıkı bir şekilde sahip oluyorlardı. Adeta kurallar onların isteği ve çıkarları için koyuluyor, değiştiriliyor ya da duruma göre görmezden geliniyordu.

bÜlkede futbolun yeşerdiği günlerden bu yana (çeşmenin yanı başında) bulunan, 1923′den beri Türk Milli takımının çok büyük bölümünü oluşturan, 1956′dan beri Avrupa Kupaları’na katılma haklarını ellerinde tutan ve bu yüzden arkalarına milli duygular eşliğinde ülkenin tamamının desteğini alan bu takımlar, büyük bir tekele dönüşmüşlerdi. Onlara karşı durmak adeta vatan hainliği ile eşdeğerdi. Elbette bunda siyasilerin takım taraftarlarını daimi olarak “oy” potansiyeli ve kriz dönemlerinde kulüpleri “unutturucu/uyuşturucu” potansiyeli olarak görmesinin ve onları sürekli korumasının/beslemesinin de büyük etkisi vardı.

Kısacası, başlarda sadece küçük bir kartopu olan 3 İstanbul takımı, TFF, basın, yayıncı kuruluş, taraftarlar ve hatta hükümetlerin “çıkarları doğrultusunda” verdikleri desteklerle birlikte önüne gelen herkesi yutan bir çığa dönüştüler. Kendilerine rakip olarak gördükleri diğer takımların büyümelerini, güçlenmelerini ve rekabet ortamının oluşmasına asla izin vermediler.

Bunu sağlamak için de tüm ülkede yarattıkları hegemonyalarının desteği ile parayı kontrolleri altına aldılar. Muslukları kendileri için sonuna kadar açarken diğerlerine sadece damlatmakla yetindiler. Kendi temellerini attıkları oyun alanlarında istedikleri gibi top koşturdular.

Sistemsizliğin Yarattığı İstikrarsızlık

Arşivciliğin ve rakamların olmadığı ya da eksik tutulduğu, bu yüzden sorunların asla “gerçek” bir şekilde ortaya koyul(a)madığı ve çözümlerin derinlikli, orta-uzun vadeli olması yerine, günü kurtarmaya yönelik, yüzeysel ve kısa vadeli olduğu ülkemizde, sistemsizlik en güzel işleyen sistem haline dönüştü. O da kısa bir süre sonra istikrarsızlığı doğurdu. Böylece, hataları tespit etmek, ayıklamak ve bir daha olmamaları için önlemler almak yerine, tüm yapılanları yerle bir edip, her şeyi sıfırdan yapmak / ya da en temizi (!) 3 maymunu oynamak yeğlendi durdu.

Böyle bir ülke ortamında futbol da kendi payına düşeni fazlasıyla aldı. Çeşmenin başında oturan İstanbul takımları, her geçen gün kasalarına daha fazla para girmesine rağmen, bu parayı orta-uzun vadede yapısal değişiklikler için kullanıp zamanla meyveleri toplamak yerine kısa vadede dışarıdan yüklü paralarla (göz boyayıcı) futbolcu almayı doğru buldular. Bunların neredeyse tamamının bir ya da birkaç yıl içinde zararına ellerinden çıkmasını başarısızlık olarak değil, “dünyaca ünlü bir futbolcuyu” Türkiye’ye getirmenin başarısı olarak lanse ettiler. Altyapılarına gerekli önemi vermediler.  Daha düşük bütçeli takımlardan yüklü paralarla gelecek vadeden genç futbolcular transfer edip, as takımlarına oryantasyonunu sağlamadan “aç kurtların” arasına atıp hayatta kalmalarını beklediler. Birçoğu ilk maçlarında yuhalanarak yok oldu gitti. “İçerideki” rekabetsiz ortamda kazandıkları kupaları, dışarıdaki başarısızlıklarını örtbas etmek için kullandılar. En ufak sıkıntıda günah keçileri yaratıp onların peşine düşerek kendi hatalarının izlerini kaybettirmeye çalıştılar.

Balık Baştan Kokar

Ülkenin paralı 3 takımı istikrardan, kalıcı hamlelerden, plandan programdan bu kadar uzak olunca, onların neredeyse 10’da 1 bütçesine sahip, ligin diğer takımları da benzer şekilde yönetildiler. İstikrar ve sistem kurmak yerine en ufak başarısızlıkta teknik direktörlerini kovdular. Parlayan genç futbolcularını, yerine oynatacakları oyuncuyu hazırlamadan sattılar. Ve belki de en önemlisi, 3 İstanbul takımına karşı “aman ortamımız bozulmasın!” diye sürekli el pençe divan durup sistemin devam etmesine büyük katkı sağladılar.

Gelişmiş Futbol Ülkelerinin Sahne Arkası

Oysa, sistem ve istikrar deyince Avrupa’nın birçok ülkesinde durum oldukça farklı;

Bundan 16 yıl önce (1996-97) sezonluk geliri 85 milyon Euro olan Real Madrid, geçen sezon (2011-2012) sonunda tam 525 milyon Euro gelir elde etmiş durumda. Hem de astronomik rakamlarla dünyanın en sükseli futbolcu bonservislerini ödemesine rağmen.

İspanya’da bir kulübün transfere harcayacağı toplam para, kulübünün gelirlerinin %50’sini aşamıyor. Bu kural sayesinde futbol kulüpleri ayakta kalmak için orta-uzun vadeli planlarla gelirlerini arttırmaları gerektiğini biliyorlar. Oysa bizde, kulüp başkanının, yöneticilerin “şov” yaparak ceplerinden ödedikleri paralarla ya da elde olmayan “hayali” paralarla transferler yapılıyor. Bu arada kulübün gider hanesine yazılan meblağların nasıl ödeneceği de hep muallâkta kalıyor.

İngiltere’de birçok kulüp transfer ettiği genç futbolcuları en az bir yıl rezerv liglerde oynatıp, ülkeye, kulübe, as takıma ve oyun sistemlerine ayak uydurmasını sağlıyor. Bu arada eksik gördüğü yerlere yüklemeler yapıyor ve oyuncunun asa çıktığında hazır olmasını sağlıyor.

Ajax gibi takımlarda oyun sistemi ve transferleri tamamen kulüp belirliyor. Teknik direktör sadece (isim vermeden) istediği oyuncunun fiziksel ve teknik özelliklerini söylüyor. Kulübünün scout ekibi en uygun futbolcuları buluyor ve transfer çalışmalarına başlanıyor. Böylece teknik ekip değişse bile oyun sistemi ve futbolcuların seçimlerinde istikrar ve uyum sağlanıyor.

Porto ve PSV Eindhoven gibi, kendi ülkelerinde daima üst sıralarda yer alan takımlar, sezon içinde “parlattıkları” futbolcuları, sezon sonunda çok yüklü rakamlara, daha büyük takımlara satıyorlar. Elbette bu oyuncuların yerine koyacakları futbolcuyu da önceden hazırlamış oluyorlar. Böylece bir yandan oyun sistemleri değişmemiş oluyor, bir yandan da kasaya giren parayı yeni futbolcular bulmak ve kurdukları sistemin devamında kullanıyorlar.

İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya ve Fransa’da kulüpler yaptıkları transferlerde devlete %40 ile %50 arasında vergi ödüyorlar. Oysa bizde oran sadece %15. Bununla da yetinmeyip özellikle 3 İstanbul kulübünün öncülüğünde devlet, (biraz da göz kırpmak amacıyla) zaman zaman vergi borçlarını siliyor. Ama hep göz ardı edilen nokta, bol keseden yapılan kısa vadeli transferlerin orta-uzun vadede kulüplerin geleceğine prangalar vurması.

Bizdeki Tek Sistem ve İstikrar

Ülkemizdeki futbol dünyasında yaşanan sistemsizliğe ve istikrarsızlığa “tezat” olarak, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş, bir yandan “rekabetsiz futbol ortamın” devamını sağlamak, bir yandan da gelirlerini sürekli arttırarak, ipleri daha fazla ellerinde tutmak için oldukça sistemli ve istikrarlı davranıyorlar.

Örneğin;

1960′ların başında kötü yönetimlerinin faturasını Türk hakemlerine kesip, yabancı hakem isteyen ve federasyonun tüm “hayır”larına rağmen istediklerini yaptıran, hatta “diğerlerinin maçları bilemeyiz ama bizim maçları Türk hakemler yönetmeyecek!” diyenler onlardı.

Yeni bir takımın şampiyon olmasının mucizelere kaldığı ülkede, şampiyonluk sayılarına göre havuzdaki paranın büyük bir bölümünün dağıtılmasını sağlayanlar, yayın gelirlerinden kasalarına daha fazla para aktarabilmek için, yıllarca diğer takımların maçlarının canlı olarak yayınlanmasının önüne geçenler de onlardı.

Her türlü çıkarlarına göre TFF’yi, PFDK’yı, MKH’yı yok sayıp, istedikleri yapılmazsa, başındakileri değiştirmekle tehdit edenler de onlardı.

1960’ların sonlarında 4. bir takım şampiyonluk yarışına girince, “tüm ezeli rakiplerimizi bizi desteklemeye ve kupanın İstanbul dışına çıkmamasını sağlamaya çağırıyorum” diyen kulüp başkanı da, 3 Temmuz 2010 şike sürecinde “onlar da şampiyon olursa bir daha önlerini kesemeyiz” diyen başkan da onlardandı…

Facebook Yorumları
Facebook üzerinden yorum var.
Site Yorumları
YORUM YAZ
Adınız:
Yorum:
Güvenlik
Okuyucularımızın görüşleri bizim için çok önemlidir.
İçinde küfür, hakaret, tehdit, aşağılama bulunmayan; aynı bilgisayardan farklı isimler ile yazılmayan tüm yorumlar yöneticilerimizin onayından geçtikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.
MEHMET ALİ ÇETİNKAYA



Yazarın Diğer Yazıları