Klasspor - Özhan Yüksel - Rüzgar bizi taşıyacak... yazısı

Site İçi Arama


RÜZGAR BİZİ TAŞIYACAK...

5349 Okunma


 

Gençlerbirliği küme düştü. Bu gerçekle yaşamak zorunda kalacak olmak şöyle dursun şu cümleyi yazmak bile insanı nefessiz bırakıyor. Yine de her büyük felaketin ardından söyleneceği üzere hayat da devam ediyor. Peki hal buyken, tüm süreci en baştan tekrar anımsamanın canımı yakacağını bildiğim halde neden bu yazıyı yazıyorum? Öncelikle şu şerhi düşeyim: Bu anlamaya çalışan, neden düştük sorusuna cevap aramaya çıkan bir yazı değil. İki sebepten değil. Birincisi herkes bu kulübün düşmediğini, Murat Cavcav ve Ümit Özat ortaklığında düşürüldüğünü biliyor. Üzerine paragraflarca yazabilirim ama bir önceki cümle tüm yazdıklarımı ikame etmeye yeter de artar. Aylardır hayatımda Ümit Özat gibi tüm yaşam enerjimi kurutan bir figür var ve hazır hayatımdan çıkmışken tüm süreci sil baştan Özat üzerine düşünerek açıklamaya çalışacak enerjiye henüz sahip değilim. İkincisi geçenlerde rast geldiğim Ulus Baker’in “Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret” vecizesi bana anlamak kadar duyumsanın değeri üzerine düşündürdü. Ve şu anda, basit bir taraftar olarak, benim ihtiyacım olan anlamaktan ziyade iç dökmek ve yas tutmak. Dolayısıyla derdim bu süreci nasıl yaşadığımı, neler hissettiğimi anlatmak; bundan seneler sonra dönüp baktığımda her bir ânı tekrar anımsamak ve benim gibi bu çileyi çekmiş insanların bir şekilde hafızası olmak. O nedenle bu kabus sezonun son periyodunda kişisel olarak neler yaşadığımı Galatasaray maçından başlayarak fragman fragman anlatmaya çalışacağım; en derinden yüreğime işlemiş anlara odaklanarak. Umarım anlatmaya çalıştığım hepimizin hikayesi olur.

Aslında düştüğümüze Akhisar maçından sonra ikna olmuş durumdayım. Takım rakip tarafından sahadan silindiği maçta son dakikada şans golüyle bir puana ulaşmış olsa da Ümit Özat’la sürecek bir hikayenin bizi alt ligin sularına sürükleyeceği ortada. Galatasaray maçına giderken de bu hislerle yola koyuluyorum. Metroda üzerinde Beşiktaş poları olan bir taraftar “Maç ne olur” diye soruyor. “Fark yeriz; sezon sonunda da küme düşeriz” diye cevaplıyorum. Farklı taraftarlık halleri farklı düşünme biçimlerini beraberinde getiriyor: Kazanmayla taraftarlığı eşleştirmiş bir düşünme biçimi “E madem öyle niye maça gidiyorsun” diye karşılık veriyor. Polarındaki Beşiktaş amblemini göstererek “Kazanmak için taraftar olsaydım ben de bunu giyiyor olurdum” diye cevaplıyorum. Yüzünde mahçup bir tebessüm belirirken bir süre ikimiz de sessiz kalıyoruz. Biraz sonra “Gençler kazanacak, görürsün” diyor. Hiç mi hiç inanmayarak “Keşke” diyor ve Ulus durağında iniyorum. Galatasaraylı taraftarların Gençlerbirliği tribününe tebelleş olmasıyla stad çevresinde uzun süredir görmediğim bir kalabalık ve gişelerde de uzayıp giden kuyruklar var. Benim hakikaten fark yiyeceğimizden çok emin bir şekilde gittiğim maçta haklı çıkan metrodaki Beşiktaşlı taraftar oluyor. Birinci sınıf bir defansif konsantrasyonun ve taktiksel sadakatin ortaya konduğu maçta beraberlik için skorboardun saniyelerini süzerken soldan bir anda Manu’nun fırlaması ve Alper’in hemen yanında bitivermesiyle ancak ve ancak metafizik kanunlar çerçevesinde açıklanabilecek ilahi bir gol atıyoruz. Galibiyetle birlikte öyle bir mutluluk sarhoşluğu yaşıyorum ki stad çıkışından gece bitene dek yüzüme konan o kocaman gülümsemeyle vedalaşamıyorum. Şöyle bir düşününce henüz 8 yaşında bir çocuk olarak 1999’da Fenerbahçe’yi penaltılarla yenerek Türkiye Kupası’nı alışımızı televizyondan izlerken, Skoko’nun Blackburn maçında orta sahanın hemen ilerisinden aşırttığı topun süzülüşünü Saatli’de takip ederken veya Beşiktaş’a karşı 2-0’dan geri dönüşü adım adım yaşarken de muazzam mutluluklar deneyimlemiştim ama şimdi bakınca hiçbiri Galatasaray maçında yaşadığımın yanına erişemezmiş gibi hissettiriyor. Eğer gerçekten insanın yaşamı ölümünden hemen önce gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyorsa Galatasaray maçının o filmin en güzel sahnelerinden biri olacağına hiç şüphem yok.

Ertesi hafta yine hiçbir şey oynamadan, hiçbir direnç koymadan ligi kafasında çoktan bitirmiş Kayseri’ye yeniliyoruz. Ama hedef maç Osmanlıspor maçı. Maça dair uzun uzadıya anlatacak pek bir şey yok. Kendi kalibremizde, kümede kalma yarışında doğrudan rakibimiz olan bir takıma dahi diş gösteremiyor ve farklı mağlup oluyoruz. Maçtan aklımda kalan en önemli an ise Alper’in gözyaşları… Maçın bitimiyle birlikte ortadaki kapının kapalı olması nedeniyle Gecekondu tarafındaki çıkışa doğru yürürken hemen yanımızda taç çizgisinin kenarında Alper’in ellerini kafasının arasına almış bir şekilde hüngür hüngür ağladığını farkediyorum. Önce Hakan (Karakoca), daha sonra Serdar (Gürler) Alper’in yanına gidip güç bela ayağa kaldırıyor ve tünelin yolunu tutuyorlar. Takımın küme düşmesi kesinleşince arkasına bakmadan kaçıp gidecek olan teknik direktörünün ve belli ki bir an önce buradan kurtulmanın planlarını yapan altyapısından yetiştirdiği kaptanlarının küme düşmeyi zerre önemsemediği yerde henüz sekiz aydır burada olan Alper’in tüm olan bitene benim kadar üzüldüğünü görmek, en azından yüreğine dokunduğunu bilmek içime az biraz su serpiyor. Saha içinde de birileri önemsiyor diyorum, saha içinden de birilerinin geceleri uykuları kaçıyor.

Ve sonrasında Antalyaspor maçı. Öyle bir ölüm kalım maçı ki devre arasında kendisine yönelik protesto tezahüratlarından rahatsız olduğu için kombine çıkarmamaya yeltenen Cavcav’ın acizlikten tüm Ankara’yı tribüne çekmeye çalıştığı ve Ankaragüçlü dostları tribüne davet ettiği bir maç. Serüven yine metroda başlıyor. Ulus durağında indikten sonra merdivenlerden çıkarken 18-19 yaşlarında bir genç yanıma yaklaşıp “Biz bu hallere düşecek takım mıydık” diye dert yanıyor. Rüzgarlı’ya doğru seyreden muhabbetimiz aylardır hayatlarımızdaki ağırlığını arttıran ve artık altında ezilmeye başladığımız kümede kalma hikayesine geliyor. Galatasaray maçı gibi ufak çaplı bir mucize yaşamış olsam da Ümit Özat’ın liderlik ettiği takıma olan inancım tükenmiş durumda; “Biz çoktan küme düştük” diyorum. Onun itikadı benimki kadar noksan değil, “Bence hala bitmedi, bu maçı kazanırsak kalacağız” diyor. Israr etmiyorum, Gençlerbirliği küme düşerken benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var. Ankaragüçlülerin de varlığıyla tribüne girdiğimde müthiş bir coşkuyla karşılaşıyorum. Maraton hınca hınç dolu. C Blok’un en tepesinden aşağıya dek uzanan devasa bir bayrak dalgalanıyor. Tribünden sahaya akan müthiş bir destek var. Takım da bu desteğin verdiği rüzgarla bilhassa ilk 20-30 dakikayı iyi oynuyor. Skuletiç ve Marko’yla birkaç pozisyona dahi giriyor. Ama Antalya’nın tempoyu düşürüp uyutmak üzerine kurguladığı futbolu hem takımın hem tribünün coşkusunu kırıyor. Maçın son bölümüne girilirken de Doukara bir anda Hopf’la karşı karşıya kalıyor ve en itikat sahibimizin dahi inancını oracıkta yok edecek bir gol atıyor. O birkaç saniye içinde herkes küme düştüğümüzü biliyor. Hemen birkaç dakika ardından Pogba ile Ahmet Oğuz arasında sahayı terketme kavgası cereyan ediyor. Maçın başında Sessegnon ve Jailton’un birbirinin üzerine yürümesinin aksine bu seferki vakada Gençlerbirliği futbolcuları birbirlerine saldırıyor. Ümit Özat gibi bir karakterin tribünden oyuncu grubuna, oradan yönetim katına dek yalnızca bir buçuk senede tüm kulüpte yarattığı erozyonun zirve noktası iki Gençlerbirliği oyuncusunun birbirini boğazlaması, yumruk atması oluyor. O gün maç sonrası yapacağımız canlı yayında dile getirdiğim gibi, Gençlerbirliği’nın gıpta edilecek değerleri Ümit Özat’ı dönüştüremezken, Ümit Özat’ın mide bulandıran karakteri Gençlerbirliği’ni dönüştürüyor ve kendine benzetiyor. Son on küsür dakikada Cavcav ve Özat’a maratonun tümü tarafından yöneltilmesi gereken öfke sadece Alkaralar ve Kardeşler’den duyuluyor. Tribünün geri kalanıysa nedendir bilinmez sessiz kalıyor. Hakem bitiş düdüğünü çalar çalmaz Pogba’ya hesap sormak için tünele sprint atan Zeki Yavru’nun aksine Sessegnon ile Palitseviç tribünün önüne geliyor. Sessegnon taraftara teşekkür mahiyetinde tribünü alkışlarken Palitseviç “Elimden geleni yaptım ama olmadı” minvalinde reveransvari bir hareketle kollarını açarak özür diliyor. Hemen arkasından da Hopf, bir ömür boyu burada kalmasını istediğim Hopf… Hopf da tribünün önüne gelip özür diliyor ama gözyaşlarını sildiği formasına kapanıp gitmeye çalışsa da sahayı terkedemiyor. Orta saha yuvarlağına kadar yürüyor ve donup kalıyor. Onu teselli etmeye gelen Gökhan Tokgöz oluyor. Uzun uzun sarılıyor, konuşuyorlar. Hopf da gittikten ve saha içinde kimse kalmadıktan sonra bu sefer oturduğu koltuğa yığılıp kalan ben oluyorum. Boş gözlerle sahaya bakıyorum. O anların ağırlığını anlatmak zor.

Yazının başında dediğim üzere Akhisar maçından beri küme düştüğümüzü biliyorum, dolayısıyla uzun bir süredir kendimi buna hazırladığımı sanıyorum ama o anda insanın aklını ve kalbini paralize eden bir şeyler oluyor. Düşünemiyor, duyumsayamıyor, hareket edemiyor. Sadece ve sadece inanmak istediği bir hülyaya tutunuyor, bir şeyler olsun, bir şeyler olsun ve bunların hepsi bir kabusmuşçasına uyansın istiyor. Çok değer verdiğim insanları kaybetmiş olsam da hayatım boyunca çok yakınımda olan birini kaybetmedim. Ne bileyim, bir aile üyesinin, çok yakın bir arkadaşın veyahut bir sevgilinin yokluğuyla yaşamak nedir bilmiyorum ve tüm bu hikayeyi aşırı dramatize ederek ucuzlaştırmak da istemiyorum, ancak şimdi bakınca o koltuğa çivilenip kalmışken hissettiklerime yakın bir yokluk hissi olsa gerek diyorum. Gençlerbirliği benim 8 yaşımdan beri, neredeyse 20 yıldır arkadaşım ve ilk defa kendimizi böyle bir felaketin kucağında buluyoruz. Orada ne kadar öyle kaldığımızı hatırlamıyorum; belki 15, belki 20 dakika. İlk önce Bülent Abi “Hadi beyler” diyor. Birkaç kişi ayaklanıyor. Az biraz sonra Serkan abi “Özhan, hadi” diyor. Ne kadar istesem de sonsuza dek arafta kalamam, dünyaya dönme vakti! Donup kaldığım o koltuktan kalkmak üzere yapacağım ilk hareketin Gençlerbirliği’nin küme düştüğünü kabullenmem anlamına geldiğini bilerek teslim bayrağını çekiyorum. Hareketlenip merdivenleri inerken İstanbul’dan gelen ekip bizi teselli ediyor. Görmüş geçirmişlikten mi yoksa uzaktan bakmanın getirdiği serinkanlılıkla mı bilmiyorum ama Akşit Abi, Onur Abi, Nevzat Abi; hepsi bizden daha bir vakur duruyor. Stad ile Rüzgarlı kapısı arasındaki kısa yolu yürürken ayakları geri geri gitmek ne demek ilk kez o zaman anlıyorum. Aklım ve yüreğim arasında müthiş bir savaş cereyan ediyor. Aklın seni bu dünyaya döndürmek isterken yüreğin stada geri dönüp her şeye yeniden başlamak istiyor. Hal bu olunca yürümüyor adeta sürükleniyorsun, gerçeklik seni sırtından tutup itekliyor ve sen boyun eğiyorsun. Sonrası Eskiyeni’ye gidiş, bir süre kimsenin ağzını bıçak açmaması, Özat’ın istifa haberi…

Son maç… Bursaspor maçı… Hala yazacak bir dünya şey var: Ekin’le stada doğru yürürken tüylerimizi ürperten ıssızlık, tribündeki taziye evi ağırlığı, 19 Mayıs’a son kez dokunmak, ne kadarlığına bilinmez şekilde Süper Lig’e veda ve insanın metanetini yaşamasına dahi müsaade etmeyen Zeki Yavru’nun densizlikleri… Evet, yazacak bir dünya yara ve unutulmaması gereken bir kabus var ama fazlasıyla uzayan bu yazıya da bir yerlerde son vermek gerekiyor. Beylik laf ama hakikaten insanın kurtuluşunu kucaklayabilmesi en büyük felaketini yaşamasından geçiyordur belki de. Küme düşmenin bu kulübün yeniden ayağa kalkması için deneyimlemesi gereken bir tecrübe olduğunu uzun süredir düşünen ben için bu bir sondan ziyade bir başlangıç. Dünya güzeli şarkı Le Vent Nous Portera’da Bertrand Cantat “Rüzgar onu götürecek/ Her şey yok olacak ama/ Rüzgar bizi taşıyacak” diye seslenir. Sanki bizim hikayemiz de biraz böyle. Gençlerbirlikliler olarak her şeyin yok olduğu yerde en büyük felaketimizi Bursaspor maçının gecesinde yaşadığımız ve bundan böyle en güzel günlerimizin de şafakla birlikte başladığına inanmaktan başka bir şey yok elimizde. Umut etmekten ve kendimizi kollarına bırakarak rüzgarın bizi taşımasına inanmaktan başka bir şey yok.

 

Facebook Yorumları
Facebook üzerinden yorum var.
Site Yorumları
YORUM YAZ
Adınız:
Yorum:
Okuyucularımızın görüşleri bizim için çok önemlidir.
İçinde küfür, hakaret, tehdit, aşağılama bulunmayan; aynı bilgisayardan farklı isimler ile yazılmayan tüm yorumlar yöneticilerimizin onayından geçtikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.
11
mehmet soylu
24 Mayıs 201810:28
Yüreğine sağlık Özhan.
10
dm
23 Mayıs 201811:35
Yazıyı okurken birden anılara dalıyor insan. her taraftarın her Gençlerbirliği sevdalısının bir anısı vardır muhakkak. bu sezon sadece antalya maçına gittim. Final niteliğinde olan maça gitmek arkadaşlarımın kapalı trübünde olması nedeniyle kapalıda maç izlemek tırnaklarımı yiye yiye perişan etmek. İnanın bu yazıyı okurken güzel anıların yerini alıyor. Önümüzde cereyan eden tepkiler bir kadın taraftarın ağlaması sonra erzincandan gelen arkadaşımın ısrarıyla tesislere gitmemiz, takım otobüsü geldiği ana kadar koruduğum sakinliğimi otobüsü görünce gözyaşları içinde verdiğim tepkiler. Bağırırken tek bir hakaret bile etmemeye çalışmam. Düzgün bir şekilde tepkimi vermeye çalışırken, kulübü geleneklerinden ve parmak ile gösterilen kulüp olmaktan uzaklaştıran Ümit Özat’ın kafasını pencereden çıkartıp hakaretler etmesi ve akabinde öfke patlaması yaşamamız. Ben 39 yaşındayım. Kitlesel olarak daha büyük kulüpler varken halen Gençlerbirliği’ni tutuyorsam ve sevdalısıysam tepkimi vermek gayet doğal. Kafalarını öne eğip susmaları yeterliydi. Ama bize hakaretler tehditler etmesi Gençlerbirliği’nin bu düştüğü durumdan daha çok üzdü beni. Çünkü bu bizim kültürümüzde asla olmayan bir durumdu. 2 sezondur ailevi nedenler nedeniyle gitmediğim maçlarda yalnız bıraktığım için takımımı üzülüyordum. Üzüntüm çok büyük. Ama inanıyorum ki bu takım küllerinden yeniden doğacaktır.
9
06 vkr
23 Mayıs 201809:49
teşşekkürler Özhan. Kalemine sağlık. Kısa öykü tadında, başarılı bi yazı olmuş. resmen hepimizin de o an yaşadığı hisleri yansıtmışsın. evet düştük, bırak düşmeyi bu durumun için de dahi olmak bu takım için bir felaket. ancak olması gerekiyodu sanırım takımın kendini pisliklerden arındırması ve yıllardır alıştığı bu vizyonsuzluktan kendini kurtarması için.
8
Profesor Oklitus
23 Mayıs 201807:39
Genclerbirligiyle 1968 senesinde Genclik Parki tarafindaki tribunde hinca hinc dolu bir kalabalik onunde oynadigi Fenerbahce macinda tanistim. Tel orgulere yaslanmis 5 yasinda bir kucuk cocuk Babasinin izdihamdan tellerin onunde koruyarak mac izledigi bir gun.Hayatimin ilk futbol maci.Babam o zamanin belkide tum delikanlilari gibi Ankaranin Hergele Meydanindan cikma. Gazi Lisesinin yetistrdigi sayisiz guzel insandan birisiydi.Ankarada herkes Genclerbirligi taraftari olamaz.Okumus kaliteli adamin takimidir halka bir turlu malolamamistir imaji yuzunden gercektende halka bir turlu malolamamistir. Hani eskinin kupa finalinde Ankaragucune yenilmistir kupa verilecekken Genclerbirligi yoneticisi Kupayi bu iscinin kirli ellerinemi verecegiz yorumu meshurdur.Iste Ankara oyle ayrilmistir futbolda.Ancak biz eskinin kucuk cocuklari o ayrimi pek bilmedik.Ankarada her iki takimin macina gittik bir hafta Haydi gencler di diger hafta Gururluyuz Gucluyuz Ankaragucluyuz. 1974 de Cebeci stadinda oynayip oldukca buyuk bir hizla tukenmekte olan Genclerbirliginide izledik, 1980 lerin basinda umudunu tuketmis Amatore dusmus , parasiz pulsuz , sahipsiz Genclerbirliginide.Amatore dusmus dedim cunku aslinda Amatore dusmustu ama 3. ligde takim sayisi artip dusme kaldirilinca Genclerbirliginin tarihide talihide bir anda donuvermisti.Ilhan Cavcav kulube baskan oldu sonrasi malum.1983 Eskisehirde Sampiyonluk sezonu deplasmandada vardik.Ayni senenin 19 mayisdaki rovansindada. Murat Cavcav ile iki genc bahceli sokaklarini arsinladik.38 sokaktaki Ilhan Cavcavin eski evini oyuncularina Lojman yaptigi donemde oyuncularla arka bahcede Voleybolde oynadik. Bugunlere kadar Genclerbirligini baba yadigari hep takip ettik,.54 yillik yasamimin 40 yilini Ingilterede gecirmeme ragmen Ankaraya adim attigimda solugu tribunde aldim. Sevgili Aksit Ozkural agabeyimizle ve Aslen Ankaraguclu olup Genclerbirliginde divan kurulu uyesi olmayi bir seref sayan Ziya kardesimle 2003 senesinde Luksemburg yollarinda Genclerbirligi marslari esliginde yolculuklarda yaptik.Necdet agabey, Ozan, Tanilla son donemde tribunde Genclerbirligini her firsatta izledim. Isin ilginc tarafi ben damarini kessen Sari Lacivert akacak sekilde bir Ankaragucluyum. Ama once Ankaraliyim.Genclerbirligi taraftarinin cogunlugu benim yukarida bahsettigim en kotu gunleri hatirlamaz.Sadece kulaktan kulaga duyumlari ve guzelim Kirmizi Siyah Belgesellerde siyah beyaz karelerde izledikleri kadari vardir dagarciklarinda. Hani bir Ankaraguclu bile bu guzelim kulubun en kotu gununde yaninda olmussa ve gercek anlamda ta en dibe vurdugu donemlere sahit olup gozyasi dokmusse acaba sizler neler hissetmektesiniz diye aklimdan oldukca buruk bir sekilde gecmekte.Ama benim inancim ikinci bir Genclerbirligi mucizesi yakindir.eminim Murat sag duyulu olup muhalif dedigi gurupla anlasma yoluna gidecek ve Genclerbirligini ait oldugu yere en cabuk sekilde geri dondureceklerdir. Varsin seneye bir mola vermis olsun genclerbirligi belki uyanis icin en etkili ilac bu olacak.Bitti gitti demeyin iki taraf uzlasirsa bu kulup 2 sene sonra Ankara ruzgari olur yeniden esmeye baslar.Yeterki Genclerbirligi sevdasi one ciksin.
7
Erdem U.
23 Mayıs 201801:52
Bir takımı neden tutarız... Herkesin farklı sebepleri vardır. Başarı, temsiliyet, ideoloji, şehir ve birçok şey için tutar.. Ben Gençlerbirliğini en çok da bitmek bilmeyen bir yalnızlık içinde olduğum için tutuyorum. Çünkü bana göre Gençlerbirliği tüm dünyadaki en yalnız takım olabilir ve bu benim için en büyük temsiliyet olgusu sanırım. Bu kadar büyük bir şehirde olup bu kadar köklü, güzel bir tarihe sahip olup bu kadar az kişi tarafından sevilen başka bir kulüp var mıdır bilmiyorum. Ancak bu azınlık kitle çok farklı. Azınlık olmak dünyanın her yerinde zordur. Çünkü çoğunluk her zaman her şekilde her sistemde haklıdır haksız olsa bile. Ancak Gençlerbirliği benim için bir umut. Bir gün gelecek ve çoğunluğu haksız çıkarabilecek en güzel azınlık benim için Gençlerbirliği. Küme düşmek bu umudu kıran, iyice azaltan bir şey elbette. Yine de taraftar olmak umut etmektir en başında. Ancak Yılmaz Güney in Umut filmindeki gibi olmasın sonumuz...
6
Furkan
22 Mayıs 201817:29
Güzel yazı tebrik ederim
5
Dursun ARSLAN
22 Mayıs 201817:14
Ne zamandan beri bir şeyler yazmak istiyorum.ama elim kaleme/bilgisayar tuşlarına varmıyor.İşin kolayına kaçmak en güzeli hislerime tercüman olmuşsun.Teşekkürler.
4
Özhan Yüksel
22 Mayıs 201815:28
Selamlar Ercüment Abi. Teşekkür ederim öncelikle. Evet, kupayı aldığımız tarihte küçük bir hata yapmışım, dediğin üzere 2001 olacak. İstanbul'da ise 2007-2009 arası birlikte maçlara gitmekteydik, Ligde son maç itibariyle kaldığımız sezonu saymazsak şimdiye kıyasla Gençlerbirliği'ne dair dertlerimizin çok daha küçük ölçekli olduğu güzel zamanlardı.
3
Ercüment Tunçalp
22 Mayıs 201814:35
Özhan güzel yazı olmuş, kutlarım. Küçük bir düzeltme; kupayı 1999 da değil, 2001 de aldık. Malum o tarihte yönetimdeydim. Senin de o zamanlar sanki maçlara geldiğini hatırlar gibiyim. Hatta kardeşinle İstanbul'a da geliyordunuz. Ben mi yanlış hatırlıyorum ?
2
Serdar Güner
22 Mayıs 201814:13
Ayıya ve dansöze de okutmak lazım bu yazıyı. el ele verip insanların hayatında nasıl bir tahribat yarattıklarını görüp, göbek atmaya kaldıkları yerden devam etsinler
1
Mustafa Tanrıverdi
22 Mayıs 201813:30
Teşekkürler hizlerimize tercüman olmuşsunuz. Umarım bu durumdan ders çıkarmasını bilir geleceğe umutla bakmaya başlarız. Yaşananlardan ders çıkarılmaz ise bizi alt liglerde görmeye alışacaklar diye içimi bir korku sarıyor.
ÖZHAN YÜKSEL